Yusuf Sağlam
Özgür Tiyatro, “Savaş Oyunu” adlı oyunuyla, savaş karşıtı olduğunu ve anti militarist taraftan yana saf tuttuğunu, öncülüğüyle gösteriyor
Emperyalizmin, savaş şarkılarını evrenin boşluğunda hoyratça söylediği bir dönemde; Özgür Tiyatro’dan “Savaş Oyunu”… “Niye? Nereden çıktı?” demeyin. Bu öyle bildiğimiz “savaş oyunu”ndan değil. Emperyalizmin, “vatan, millet…” söylemini allayıp pullayarak, masum insanların kan gölünü kendine sermaye edinen “savaş oyunu”nu bozmaya dair, insan duyarlılığına parmak basan, bir yerde duyarlı ve savaş karşıtı yandaş arayan “savaş oyunu.”
Dünya birinciliği olan oyun
“Savaş Oyunu” Sermet Çağan’ın “Öyle Bir Oyun” adlı radyo oyunundan Özgür Tiyatro’nun doğaçlamalarla oyunlaştırdığı ve Özgür Başkaya’nın yönettiği oyun. Bu, “öyle Bir Oyunu”nun ne ilk oyunlaştırılması, ne de Ankara’da ilk sahnelenişi. 1965 yılında Ankara Deneme Sahnesi’nde Yılmaz Onay, “Savaş Oyunu” adıyla oyunlaştırıp yönetmiş. Aynı yıl, X. İstanbul Uluslararası Kültür Şenliği’nde dünya ikincisi ve Jüri Özel Ödülü’nü almış. 1966 yılında ise; Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Tiyatro Kürsüsü’nde, Tiyatro Kürsüsü Topluluğu’nda Özdemir Nutku ve Sermet Çağan birlikte yönetmişler. Aynı yıl katıldıkları Erlangen ile Nancy Uluslararası Tiyatro Şenlikleri’nden birincilik ödülüyle dönmüşler.
Her şey para değil!..
Genel seyircinin duygu düşlemlerini okşamayan, gişe geliri bahşetmeyen, izleyicisini bir yerde bu kirli oyuna ortak ve seyirci kalmada suç ortaklığıyla yüzleştiren, hırpalayan… savaş karşıtı bu oyunu dağarına almanın elbette Özgür Tiyatro’nun kendince geçer nedeni/nedenleri vardır. Aslında, bu tür oyunları, gişe kaygısı olmayan, geniş izleyici kitlelerine kolayca ulaşabilen ödenekli tiyatroların görev edinmeleri gerek! Ama nerede? Anladığım kadarıyla, bir tek dalın kıpırdamadığı ortamda; Özgür Tiyatro bunu kendisine görev edinmiş. Amatör ruh ahlaklarıyla profesyonelliklerini parlatarak, devlet yardımı alamadan, kalabalık oyuncu kadrosuyla (Gişe geliriyle bu oyunu çevirmek olası değil) bu işin içine girmişler. Bu, gözü karalığın ve manda gibi yürekliliğin işidir. Kutsanası bu eylemlerinden de yüzlerinin akıyla çıkmayı bilebilmişler.
Savaş çığırtkanlığını kapitalizm adına tuzu kuruların-deli değilken kendini deliliğe verenlerin- yapması, şaşılası durum değil. Bunu millet adına, millet için yapmaları da… Oysa, insanların ekmek bulamadıkları ortamda, savaş fabrikalarına dört bir koldan silaha dönüşecek hammaddenin akışını sağlamaları düşündürücüdür. Savaşta, kazananın olmadığı yalın bir gerçekken, bilinçli olarak bu yaranın sürekli kaşınması neden? Çünkü; uluslararası ve onun yerli işbirlikçileri kapitalist kartellerine, tröstlerine daha fazla para akışını bu debisi büyük akan damardan sağlarlar. Sömürüyü kendilerine erek edinenler, kaynağın devamlılığı için elinden geleni ardlarına koymadıkları gibi, yaranın kurumaması için de, sürekli kaşıma ihtiyacı duyarlar. İnsanlık için bir açmaz olan bu ortamda, kan akan gözyaşlarının bir anlamı olmadığı gibi, yürek tellerini de titretmez. Onlar, planladıkları bu kanlı senaryonun parsasını toplamayı asal erek bilirler.
Yürekleri esir almak
Oyun, fuayede başlıyor. Yüzleri örtük insan heykelcikleri, bir şekilde tanıklığımız olan savaş enstantanelerin donmuş karelerini yaftalarla bize haykırırlar. Şahitliklerimizin görecesinde; savaş tehdidinin en küçük olasılık olmuş olsa bile, ne kadar tehlikeli olduğu gerçeğiyle bizi karşı karşıya getirirler. Kararan salonda spot ışıkları sahnede yüzleri aydınlatır önce. İlk laf “süt”, ikinci laf “yok”. Anlarız savaşın oyun olamayacağını ve de acımasızlığını… Ardı ardına gelir, “patates, kırmızı lahana…” aynı mizansenlerle… Biliriz artık bunların yanıtını. Ancak, tüfekleri vardır. Yaşamı idame ettirmenin gerekliliğindeki en zaruri gıda karşısında, tüfekler vardır. Hem de, en iyisinden. “Savaş Oyunu” başlamıştır bilincimizde. Fuayede yakalandığımız utanç kıskacındaki esaretin ezikliğinde; savaşa dair bildik, tanıdık, haber görüntülerinin us’umuza düşürdüğü karelerin şahitliğindeki çaresizliklerin, açmazların kuşatmasında yaşıyormuşuz/yaşayacakmışız gibi oluruz. Tekrarlar, savaşın çirkinliklerini çakan yıldırımlar gibi çakar beynimize. Savaşın beyhudeliğinde; söylevleri, ayrılıkları, yetimlikleri, öksüzlükleri, askerin donanımsızlık içinde cepheye gönderilmelerini, açlığı, yoksulluğu, yitmişliği, nabza göre şerbetle dolduruşa getirilmeleri, dine ve ülkeye bağlılığın çıkar uğruna nasıl sömürüldüğü ve kullanıldığı yalın olarak geçer gözümüzün önünde. Oyun yine fuayede biter. Oyuncular, naif sevecenliklerinde, savaş düşüncesinden uzak, çocuk oyunu oynarlar. Mutludurlar.
Konu bir çizgi üzerinde ilerleyen olaylar örgüsü ile örgülenmiş değildir. Epizotların oluşturduğu aynı tema içerikli spot bölümlerdir. Bunların yan yana gelmesi, aynı temaya dair blokun oluşturması bağlamında katkı sağlar. “Savaş Oyunu” emperyalizmin dayatmasıyla, kadınlar, çocuklar, işçiler ve vatandaşlarca oynanır. Kapitalizmin dünyayı ele geçirdiği bu ortamda tarafsızlık yoktur. Nemalanma, bu uğurda çıkarcılara ve onların sahiplerine bir davettir. Çığırtkan kışkırtıcalar, bu ortamda bukalemun değişkenliğinde kol gezer ve yandaş toplar. Dayatmacalarla güçlü olandan yana tavır takınmasına sebep olunsa da, öğüten bu çark içinde herkes yiter. Kazananın olmadığı ortamda; kadınlar ve çocuklar en çok acı çekenlerdir. Çocuklar, saplanılan bu pis bataktan yönünü ve yolunu bulacak kadar ehil olmadıkları gibi; çıkacak güce de sahip değildirler. Acının, parçalanmışlığın katmerlisini yaşarlar.
Oyuncuların sahne üzerinde koreografik bir düzen içinde sürekli bedensel ve hareketsel bir devinim içinde olmaları; anlatıyı dinamikleştirdiği gibi, temanın anlaşılır kılınmasına, dolayısıyla bilinci uyanık tutmasına da yardımcı olduğu açık. Buna yardımcı olan diğer etmenler de tabii ki var. Kostüm, bir sunumu gerektirecek yalınlıkta ve işlevde. Müzik seçiminin; çağrıştırıcı, sarsıcı, anlamlandırmada yardımcı ve geçişlerde işlevsel olduğu aşikar. Ana rollerdeki oyuncular, üzerlerine düşen görevi yerine getirirken, diğer oyuncuların bunlara uyumu ve bütüne dair katkıda bulunma çabaları alkışa değer. Işık, bu bütünü oluşturmada üstlendiği görevle işlevsel.
Biz hangi yandayız?
Savaşın, kapitalizmde bir ticaret metası olduğu aşikarken, bunun bir salgın olarak yayılması normaldir. Çünkü; oyunlar salgındır. Hele çocuk oyunları…
Kanıksamanın, yaşananın parçasına dönüşmenin; oyun içinde oyun varyantına açılım getirmesi bağlamında önemi büyüktür. Biz, dünya üzerindeki savaşlarda payı olanlar, bu oyunu oynamaya devam mı edeceğiz? Yoksa, kendimiz aldatıp seyirci mi kalacağız? Burada, deliliğin/delilerin olması, işin deliliğe vurulmaları, ya da deliliklerini abartarak işi kotarmaya çalışılmaları normal gelmeye başlıyor olsa da, asal gerçek bu değildir. Kapitalizmin, yönetenleri, tercih kullanmada açmazla karşı karşıya bıraktığı bu ortamda; onların hangi taraftan tercih yapacakları önemlidir! Bu adres de aslında bellidir. Militarist bir tavır ve yandaş olmak mı? Yoksa, anti militarist bir tavır ve yandaş olmadan yana tavır mı takınmak?
“Özgür Tiyatro”, “Savaş Oyunu” oyunuyla, savaş karşıtı olduğunu ve anti militarist taraftan yana saf tuttuğunu, öncülüğüyle gösteriyor. Önemli olan bu safta çoğalmaktır. Oyunun yönlendirmiş olduğu açılım; ABD’nin dünyaya giydirmeye çalıştığı “Yeni Dünya Düzeni” özgürlük aldatmacasının arka planında: emperyalizmin, en verimli kaynağı olan “savaş”ı nasıl kışkırttığı ve insanlığı bir avuç kapitalist için nasıl yok ettiğidir. Bu perdeyi, bize, ucundan araladığı için başta Yönetmen Özgür Başkaya olmak üzere, tüm Özgür Tiyatro çalışanlarını kutluyor, yüreğimle alkışlıyorum.
http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=12010